18 Aralık 2007 Salı

şarkılar da ağlar I

Tenis sahasında tanışmıştık Song ile. Her cuma öğleden sonra geliyor, yan yana iki ayrı sahada oyuna başlıyorduk. Ayrılırken bir gülücük yolluyor, bir el sallıyor, içimde bir burukluk bırakarak çekip gidiyordu. Raslantı bu ya, bir gün ikimizinde oyun arkadaşı gelmemiş, sessiz sedasız birlikte maç yapmaya karar vermiştik. O günden sonra da her perşembe aynı saatte buluşuyor, aynı loş odada, kaçamak bakışlarımızı yakalayarak, üstümüzü değiştirip sahaya çıkıyorduk. Daha ilk buluştuğumuz gün, ''Yaşamım boyu düzenli yürüttüğüm tek iş budur, on üç yaşımdan beri tenis oynuyorum.'' demişti..

'Oynuyorum,'' derken, yuvarlaklaşan kalın dudakları dikkatimi çekmiş, yeşil gözleri, canlı bakışları, hafif kemerli burnu, anlamlı yüzü aklımı başımdan almıştı. Topun arkasından koşarken dağılıp dalgalanan kızıl saçlarına, diri gögüslerine, uzun bacaklarına bakmaktan kendimi alamıyordum artık. Sahayı yalnızca o dolduruyordu. Gür saçları kollarıma dolanıyor topa vurmaya geç kalarak üst üste sayı yiyordum, bir çırpıda kazanıyordu. Al benisine kapıldığım için yenildiğimi biliyor ama beni kırmamak için başka nedenler yakalayarak, mısır taneleri gibi düzgün, kar gibi beyaz dişlerini göstere göstere hınzırca kahkahalar atıyor, içime kelebekler savuruyordu. Sonra öpecekmiş gibi dudaklarını ileri uzatıyor, ''işve ile naz ile, kaş ile göz ile'' derinlerime dalıyor, tepeden tırnağa hoş ürpertilerle sarsıyordu bedenimi. Kollarımı açacak olsam, ani bir dönüş yapıyor, ya kalçasını önümde abartılı bir şekilde çalkalıyor, ya da saçlarını cilveyle bir yandan bir yana savurarak, çok kadının cesaret edemeyeceği devinimlerle uzaklaşıyordu yanımdan. Şaşırıyordum..

Gösterdiğim her ilgi, araya bir mesafe koymasına neden oluyor, ayak üstü söyleşilerimizi bile acelesi varmış gibi kısa kesiyor, kendisine ulaşmamı engelliyordu. Ortada çaresiz bungun kalakalıyorum.. ''Ey nazlanıp giden yar, gitme dayan, sözüm var.'' Gidiyordu.. Kafasına koyduğunu yapan uçarı bir kadın olduğunu sezmiştim ta baştan. İçinden geçeni anında uyğulayıveriyordu. Daha on yedi yaşındayken liseden kaçışıda böyle olmuştu. Romaya gidip mankenlik kursuna yazılmıştı. Kursu bitirdikten sonra bu meslekte bir süre çalışmış ama beklediği ilgiyi uyandıramamamıştı. Bu kez şansını sinemada denemek istemiş, oyunculuk kurslarına katılarak bir filmde küçük bir rol alabilmişti; Sessiz figüran rolü..

Çok geçmeden genç bir aktörle birlikte olmuş, dört ay sürmüştü birliktelikleri. Yine mankenliğe devam etmiş, yirmi iki yaşında bırakıp Romadan geri Vichy'e doğduğu bu şirin kasabaya dönmüştü. ''Büyük kent taşradan gelen yetenekleri sindiremiyor'' diyordu, ''hele öz kurallarını koyarsan ya seni dışlıyor ya da görmezden geliyor. Onu da beceremezse Eğip büküp kendi kalıbına sokuyor. Belki de haklı. Senin ayrı duyarlılıkların var onun ayrı. Çatışıyorsunuz..''

Vichy'de büyük bir araba tamirhanesi sahibi olan babası, varlıklı bir insandı. On yaşında iken annesini yitirmiş, babası bir analık getirmişti eve, '' Her fırsatta takıştım, kavgalar çıkardım. Aslında kadın iyi bir insandı, kavgayı gürültüyü sevmiyordu ama ben onu içime sindiremiyordum, şimdi iyi anlaşıyoruz,'' diyordu. Üç erkek kardeşin en küçüğüydü. Babasının atölyesinde usta olarak çalışan bir adamla evlenmişti bu kez. İyi kazanıyordu kocası..

Yaşamında her şey yıldırım hızıyla olup bitiyordu. Yirmi dört yaşındaydı ve kendisinden 10 yaş büyük bir erkekle, benimle tanışmıştı. Ama bana tenis arkadaşı olarak bakıyordu sadece. Aylar sonra ne iş yaptığımı, neleri sevdiğimi sordu. Kitap vurgunu, roman sevdalısı olduğumu, öyküler yazdığımı söyledim, çok sevindi. ''Bende resim yapıyorum. Zengin bir caz müziği koleksiyonum var, klasikleride çok seviyorum. İstersen bir gün gel, kahve içelim, sana resimlerimi ve plaklarımı göstereyim. Hemde söyleşiriz,' dedi..

...

3 yorum:

SuNsHıNe dedi ki...

bir romancı edasıyla yazılmış, hoş,.... devamını merak ediyorum...

Ömürcek dedi ki...

Hmm... Şimdiden Song'un ağlayacağını biliyoruz.

ANNA dedi ki...

hımm.gayet sürükleyici.. bakalım bu uçarı ruh dinginleşecekmi..